Mahmud Es'ad Çoşan Previous

  • m-esad-cosan.jpg

Birkaç Gazete Haberine Bağlı Olarak Yorum Yapma Durumundan Artık Kurtulmalıyız

M. Es'ad Coşan


Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh Efendimiz’in çok ilgi çekici sözleri vardır. Ben bir ara onlara merak sardım. Çantamda onları gezdirdim, okudum. Muhtelif sohbet toplantılarımızda okundu. Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz’in hakikaten çok modern, daha doğrusu zamanla eskimeyen güzellikte görüşleri ve sözleri var; Allah şefaatine nail eylesin.

Hz. Ali Efendimiz bir vecizesinde, hikmetli sözünde şöyle buyuruyor:
“Evlatlarınızı yarınların şartlarına göre yetiştirin. Çünkü onlar sizin devrinizin değil ileriki devrin insanlarıdır.”
Eskimeyecek bir söz! Çok görünen yerlere, çok yüksek yerlere yazılması gereken bir söz. Ben de size ilk önce bunu zikretmeyi düşündüm. Çünkü işimiz bir taraftan insan eğitmek ve yetiştirmek; hepimizin yetişmeye ihtiyacı var. O bakımdan; “Bütün çalışmalarımızı 10, 20, 30, 50 sene ilerilere bakarak hazırlamak, planlamak gerekir.” diye düşünüyorum. Bizim dışımızdaki rakip, hasım, düşman toplumlar, medeniyetler, inançlar, gruplar bizden metot bakımından çok daha ileri durumda. Metotları o kadar geliştirmişler, o kadar bilimselleştirmişler, aralarında iş bölümünü o kadar yerleştirmişler ki yapılması gereken bütün işleri üzerine eğilip çalışarak başarmışlar; şimdiki zamanı değil, ileriyi 2000 yılını ve daha sonraki yılları planlıyorlar, şimdiden onların hazırlığını yapıyorlar.
Halbuki biz zamana bile yetişemiyoruz. Hadiselerin arkasından “kancayla bir yerimizden onlara takılmışız da sürükleniyoruz” gibi bir durumdayız. Allah’a hamd u senâlar olsun; bizler, İslâm âleminin oldukça iyi evsafa sahip bir ülkesinin mensuplarıyız. Bizim ötemizde; daha Doğu’muzda daha Güney’imizde acınacak durumda olan dindaşlarımız, kardeşlerimiz, gönüldaşlarımız var. Tabi bu bizim için üzücü, elem verici bir hadise. Olayların daima gerisinden gidiyoruz. En ileri seviyedeki kardeşlerimizle yani politikada en yüksek mevkilerde bulunmuş olan kardeşlerimizle de zaman zaman konuşuyorum. Eski konuşmalarımı hatırlıyorum. Değerlendirmelerimizin, olayları yorumlama tarzımızın bilimselliği, gerçeğe uygunluğu hususunda ciddi tereddütlerim var.
Dünyada çok büyük değişmeler oluyor. Gözlerimizin önünde, gazetelerden takip ediyoruz. Şaşılacak, “sürpriz” diye adlandırılabilecek olaylar her gün karşımızda. Mühim gelişmeler çevremizde baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Yaşamak için bunları çok iyi takip etmek ve değerlendirmek vazifemiz. Yaşamak için olayları arkadan takip etmek değil çok yakından takip etmek, değerlendirmek ve gereken tedbirleri almak zorundayız. Çevremizdeki olayların bizden soyutlanması mümkün değil. Bizim dışımızda olmakla beraber kıyıdan köşeden kenardan mutlaka bizimle ilgili olaylar.
Rusya’daki gelişmeleri bizden ayrı sayamayız. Balkanlar’daki gelişmeleri bizden ilgisiz sayamayız. Komünist ülkelerdeki gelişmeleri, komünist rejimlere karşı infialleri göz ardı edemeyiz. Amerika’yla Rusya’nın yakınlaşması, Rusya’daki büyük değişiklikler, liberalleşme gibi görünen durumlar, bunların arkasında yatan gerçekler, bunları bu çeşit hareket etmeye sürükleyen sebepler. Birbirlerine uzun yıllar düşmanca bir tavır takınmış olan ve Yıldız Savaşları hazırlıkları ile edebiyatlarıyla, filmleriyle bizleri oyalamış olan milletler şimdi el ele tutmuş. Herhalde birbirlerini yenemeyeceklerini anlamış olduklarından ya da böyle bir husumetle gittikleri takdirde kârlı çıkanın bile çok büyük zararlara uğrayacağını görmüş olduklarından. Akl-ı selîmin, mantığın, basiretin gereği de olabilir.
Değerlendirmelerde tereddütlüyüm. Çünkü yelpaze tarzında rengârenk değerlendirmeler yapılıyor. Bütün bu değişiklikler mutlaka sempozyumlarla, seminerlerle, doktora tezleriyle, mutlaka ciddi olarak mahalline giderek değerlendirilmeli. Birkaç gazete haberine bağlı olarak yorum yapma durumundan artık kurtulmalıyız. Çünkü onlar da şaşırtıcı haber vermiş olabilirler, bize gerçekleri göstermemiş olabilirler, saklamış olabilirler. Elinize bir kitap geçtiği zaman o kitabın, tamamen müellifin kaleminden olup olmadığından emin olamazsınız. Tercümelerde bazı parçalarını çıkarıyorlar. Bazen bakıyorsunuz aslını takip ettiğiniz kitabın tercümesinde, aradığınız şey bulunmayabiliyor.
Çevremizdeki insanlarla menfaatlerimiz muhtelif noktalarda çatışıyor; hiç şüphe yok. Rusya ile Amerika ile Avrupa’daki birçok ülkeyle, çevremizdeki birçok ülkeyle çok çeşitli hayati konularda ihtilaf halindeyiz. Bu, tarihî bir oluşumun da devamı. Tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun yaptığı irili ufaklı savaşların hepsi bir haçlı zihniyetiyle İslâm zihniyetinin mücadelesini sergiler. Şimdiki olaylar da onlarla ilgisiz, yeniden bitmiş olaylar değildir. Mutlaka onlarla bağlantılı olaylardır. Dünyaya hâkim olan güçler; bizim alışkın olduğumuz klasik kelimelerle yahudiler, hıristiyanlar; daha başka menfaati olan insanlar. Zaten bir insanın menfaatine dokunduğunuz zaman; adı sizin adınız gibi bile olsa, aynı şehirde bile doğmuş olsanız dostluk bozuluyor. Biraz menfaatini zedelediğiniz zaman yaka paça birbirinize giriyorsunuz. Bu meseleler çok önemli.
Uzun yıllar, uzun asırlar mücadele ettiğimiz cepheler, güçler, karşı milletler ve bu mücadelenin şu andaki manzarası böyle. Ne tarihten kendimizi çekip sıyırabiliriz ne de geleceğe lâkayt kalabiliriz. Bu şahısların bizimle menfaat çatışmaları, ideolojik çatışmaları olduğu muhakkak. İslâm’dan ürkenlerin büyük yekun tuttukları muhakkak. Hindistan’daki olayları biliyorsunuz; 500-600 milyon Hintli, öküze tapan insanlar her gördükleri yerde her fırsatta müslümanlarla nasıl mücadele ediyorlar, nasıl hunharlık ediyorlar. Afrika’yı görüyorsunuz. Güney Afrika çok tipik bir misal. Elmasın çıktığı; çeşitli madenlerin, uranyumun bulunduğu o bölgede insanlığın nasıl iflas ettiğini görüyorsunuz. Coplar, öldürmeler, mücadeleler! Hürriyet diye bir şey yok. İnsan hakları ile ilgili evrensel ahlâk kaideleri, kanunları işlemiyor.
Bu kadar düşman arasında insan nasıl rahat yaşar? Nasıl rahat yatar? Nasıl rahat oturur? Nasıl keyfine bakar?
Şaşılacak şey!
Sırf bunları düşünmekten insanın uykusunun kaçması lazım. Çevremizde aç kurtlar gibi, akbabalar gibi ölmemizi, yere serilmemizi bekleyen bunca düşmanın arasında çok müteyakkız olmak durumundayız.
Onları bir kere güzel bir klasifikasyona tabi tutmalıyız, tasnif etmeliyiz, tahlil etmeliyiz.
“Ne gibi tedbirler alabilirler? Onların tedbirlerine karşı ne gibi önlemler alabiliriz, karşı tedbirler alabiliriz?” onları düşünmeliyiz. Eskiden “düşmanların birbirleriyle rekabetinden faydalanma” diye bir politika vardı. Mesela Rusları’n İstanbul’u almasını Avrupalılar istemez. Onun için Osmanlılar İngilizlerle işbirliği yaparlar, Sivastopol’u topa tutarlar. Bir taraftan böyle olurken öbür taraftan İngiltere’yle bir çatışma başlar. Bakarsınız öbür taraf size bir destek sağlar. İngiltere sizden çok büyük bir yer koparacaksa; “Aman koparamasın!” diye bir takım politik dengelerden bazı fırsatlardan istifade düşünülür. Ama şimdi karşımızdaki insanlar o kadar bilimsel çalışıyorlar ki. Birbirleriyle savaş durumunda olan, silah deposu haline getirilmiş ülkelerinde insanlar şimdi el ele verdiler, toplantılar yapıyorlar. Biz o toplantıların sonuçlarından haberdar değiliz. Başımıza ne çoraplar ördüklerini bilmiyoruz.
Hasbünallahu ve ni’me’l-vekîl. Allah’a sığınırız. Allah bizi korusun, şerlilerin şerrine uğratmasın.
İslâm’ın önemli hizmetlerinden birisi ribatlarda murâbıt olmaktır, hudut karakollarında gözcü olmaktır. İslâm’da bir mücahit kelimesi vardır; mücahid fî sebîlillâh. “Allah yolunda gaza eden kimse.” Bir de murâbıt vardır. Ortada savaş olmasa bile hudutlarda, ribatlarda, kalelerde İslâm’ı bekler. Şimdi bu kaleler hudutlarda değil; kültür merkezlerinde, kültürel değerler olarak karşımızda bulunuyor. Bizim; murâbıt vazifesini yüklenmiş insanlar olduğumuzu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor. Her birimiz kendimizi; bir elimizde silah, “İslâm âlemi rahat etsin.” diye sen uyumayacaksın, nöbet tutacaksın, “Aman dikkat et, düşman gelmesin.” diye göreve getirilmiş bir insan olarak telakki etmeliyiz. Bu murâbıtlık kelimesini notlarınıza yazın. Çevrenize söylemeniz bakımından o kelime hatırınızda, hafızanızda yer etsin.
Bir insan havada uçuyor, her an uçuruma düşebilir ama “şu anda rahatım, hiçbir şeyim yok” diye kaygısız duruyor. Evet, o anda havada uçuyor ama birazdan aşağı, uçurumun dibine vurduğu zaman iş belli olacak. Yani bizim de şimdiki rahatlıktan fevkalade huzursuz olmamız lazım, fevkalade üzüntü içinde olmamız lazım.
.............................................................
* 10 Haziran 1990.

Copyright. © 2014 Bursa İlim Kültür Ahlak ve Çevre Derneği | Tasarım: akademi grafik
Telefon: 0224 255 13 13 Adres: Demirtaş Paşa Mah. Tuğlalı Sok. No:4 Osmangazi - Bursa E-posta: bikaced@gmail.com