Akademik Makaleler Previous

  • Kubbet-üs-Sahra-Kudüs.jpg

İslâm Medeniyetinin Dinamikleri

Kubbet-üs-Sahra-Kudüs

Müslümanların büyük gayretleri sonucu meydana gelen askerî ve siyasî yayılma, kültürel gelişmeyi ve İslâm medeniyetinin ilk nüvelerinin oluşmasını beraberinde getirdi. Tarihe sadece bir savaş ve fetih süreci olarak bakılmadığında, bu savaş ve fetihlerin arasında bulunan geniş zaman dilimlerinde muazzam gelişmelerin yaşandığı açıkça görülebilir.

Aslında tarih bu bakış açısıyla değerlendirilirse, zamanın büyük kesiminin barış dönemi olduğu ve buna nispetle çok kısa diyebileceğimiz bir zaman diliminin savaşa ayrıldığı açıkça müşahede edilebilir. Sözgelimi Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları, 63 yıllık ömrünün ve 23 yıllık peygamberlik döneminin yüzde kaçına tekabül ettiğini hesapladığımızda, savaşlara ayrılan zaman diliminin çok az olduğu gerçeği karşımıza çıkar. Ama ne yazık ki, tarihi dönemeçler büyük ölçüde savaşlarla belirlendiği için küçük bir zaman dilimini işgal etmekle birlikte, adeta tarihin temel taşlarını oluşturduğu gözleminden hareketle tarih yazımı büyük ölçüde savaşlarla şekillenir. Ancak İslam tarihi incelendiğinde, barış dönemlerinde İslam’ın insanlar arasında yayılmasının daha hızlı olduğu bir vakıadır. Sözgelimi Hudeybiye Barış Anlaşmasının yaşandığı iki yıl içinde bütün Arap yarımadasına İslam tebliği ulaşmış, başta İran ve Bizans olmak üzere dönemin önemli devlet adamlarına mektup yoluyla İslam daveti iletilmişti. Ancak tebliğin bu genişliğe ulaşmasının arkasında ve altında savaşla elde edilmiş bir güç ve itibarın yattığını da, göz ardı etmemek lazımdır. Bununla birlikte İslam isminin ‘barış’ ve ‘esenlik’ anlamında olduğu gibi temel amaç savaş değil barıştır ve barışı yaşatmaktır. Yukarıda söz konusu olan Hudeybiye Barış anlaşması, aleyhte hükümler içermesine rağmen hayata geçirildi ve Müslümanlar tarafından sonuna kadar hükümlerine sadık kalındı. Ne zaman ki, hükümleri Mekkeli müşrikler tarafından ihlal edildi, o zaman geçersiz hale geldi. 

Barış dönemi niçin önemlidir ve korunmalıdır? Bu sorunun en güzel cevabı yukarıda da kısmen değinildiği gibi, kültürel ve sosyal faaliyetlere imkan vermesidir. Nitekim ilk yıllardan itibaren müslümanların ortaya koyduğu kültür ve medeniyet faaliyetleri hem İslam’ın yayılmasında hem de müslümanların bir medeniyet kurucusu olarak tarih sahnesindeki yerlerini almalarında etkili oldu. Müslümanların hakim oldukları ilk kentin adının ‘medeniyet’ kelimesinin bağlı olduğu kökten gelen ‘Medîne’ olarak isimlendirilmesi bunun en çarpıcı göstergesidir. Bu alanda her kültürel faaliyet önemli olmakla birlikte müslümanların gerçekleştirdiği üç faaliyet öne çıkmaktadır: Yazı, mescit ve şehir.

1. Kitap

Hz. Peygamber, daha sağlığında vahyi, vahiy katipleri vasıtasıyla kayda geçirmesi ve yazılı belgeler haline getirmesi, onun yazılı kültüre verdiği önemi gösterir. Bu şekilde bir eğitimden geçen sahabe, Hz. Peygamber’in ölümünden sonra bu yazılı belgelere dayanarak Hz. Ebubekir döneminde Kur’an’ı toplanması (cem) ve kitap (Mushaf) haline getirilmesini gerçekleştirdi. Hz. Osman döneminde bu Mushaf, istinsah suretiyle çoğaltılarak bütün müslümanların istifade etmesi için Kûfe, Basra, Medîne, Mekke, Mısır Şam, Bahreyn, Yemen ve Cezîre gibi çeşitli merkezlere gönderildi. Emevîler döneminde Kur’an yazımı hızlandı, buna paralel olarak yazı kalitesi ve yazma sanatı gelişti.[1] Kolay ve doğru okuma yönünde çeşitli adımlar atıldı ve çok farklı yazı türleri doğdu. Bunu, I/VII. asrın başlarında Hz. Peygamberin sözleri, hareketleri ve uygulamalarını ihtiva eden hadîslerin toplanması takip etti. Hadîslerin toplanması (tedvîn) faaliyeti Emevî halifelerinden Ömer b. Abdulaziz tarafından resmi hale getirildi ve Kur’an’ın yanında İslam’ın ikinci kaynağı olan sünnet böylece kayıtlara geçirilmeye başlandı.[2] Bu araştırma ve derleme merakı sonraki yıllarda artarak devam etti. İlk yüzyılda Emevî halifelerinin desteği ile Yunanca, Süryanice ve Farsça’dan çeviriler yapıldı. Ünlü bilim adamı Fuat Sezgin’in Türkiye Bilimler Akademisi’nde verdiği konferansta “Daha ilk yüzyılda okuma yazma ilgisi salgın bir hastalık gibi tüm İslam dünyasını etkiledi. Ben kişisel olarak, aynı yüzyılın sonuna doğru İslam dünyası içinde gelişen okuyup yazar sayısının o çağdaki başka hiçbir yerle kıyas kabul etmez bir düzeye ulaştığına inanıyorum.”[3] şeklinde bir tespitte bulunur. Yukarıda değinilen hadis toplama geleneği, Müslüman ilim adamlarında bilginin, hocadan sağlam bir şekilde alınmasını ve ekol disiplinini beraberinde getirdi. Böylece bir bilginin hangi kaynaktan ve ne şekilde alındığı tam olarak biliniyordu. Yine Sezgin’in kanaatine göre İslam dünyasında çok erken dönemde ele alınan bir problemi sistematik olarak okuyucuya sunan kitap tipi Avrupa’da ilk defa XVII. belki XVIII. Yüzyılda ortaya çıktı.[4]

2. Mescid

İkinci önemli kültür faaliyeti ise yine Hz. Peygamberin sağlığında başlayan ve İslam kültür merkezi işlevi gören ‘mescid’ inşasıdır. Mescidin diğer ve önemli bir işlevi ise, İslam toplumunun oluşmasında, Müslümanlar arasında birlik-beraberliğin sağlanmasında oynadığı roldür. Bu önemine binaen Hz. Peygamber Medine’ye varır varmaz devesinin ilk çöktüğü alana, satın almak suretiyle, bir mescit inşa ettirdi ve inşatın her safhasında fiilen görev aldı. İlk yapılan bu mescit bir ibadet mahalli olmasının yanında, askerî, idarî ve sosyal işlerin müzakere edildiği; yabancı elçi ve konukların karşılandığı; bazen da çeşitli gösteri ve müsabakaların düzenlendiği bir mekan fonksiyonu gördü. Mescidin yanına hurma dallarıyla örtülü olarak yapılan Suffe ise fakirlerin barınağı olmasının yanı sıra bir eğitim ve öğretim yeri olarak işlev gördü. Çünkü burada okuma-yazma ve Kur’an öğretmek üzere öğretmenler görev yapıyordu. Sahabeden Ubâde b. Sâmit bunlardan biridir.[5] Alive İzzetbegoviç’in ifadesiyle, “Mescid-i Nebevî ‘Rabbinin adıyla oku’ diye Kur’an’ın ilk ayeti ile istenen dinle bilimin bütünleşmesinin teknik bakımdan gerçekleşmesini”[6] sağladı. Bu özelliği ile Peygamber Mescidinin (el-Mescidü’n-Nebevî) gelecekte yapılacak mescit, han, hamam, medrese, tekke/hankâh ve aşeviden müteşekkil ‘külliye’lerin ilk örneği olduğu açıktır. Bu başlangıç Müslümanlara her gittikleri ve kurdukları şehirlerde ilk olarak mescit ve müştemilâtını yapma geleneğinin oluşmasını sağladı. Böylece her şehirdeki mescitler, müştemilâtı ile birlikte birer eğitim ve kültür merkezi fonksiyonu icra etmeye başladı.

3. Şehir

Üçüncü önemli kültür faaliyeti ise İslam medeniyetinin zeminini teşkil eden şehir kurma faaliyetleridir. Hz. Peygamber’in bir köy olan Yesrib’i şehir (medîne) haline getirmesi, onun terbiyesi altında yetişmiş sahabe için belirleyici oldu. Hz. Ömer döneminde kurulan Basra, Kûfe ve Fustat şehirleri İslam kültürünün yayılmasının ve medeniyet projesinin hayata geçirilmesinin zeminini teşkil etti. Başlangıçta ordugâh olarak kurulan bu şehirler Hz. Ömer’in orada inşa edilen mescitlere Medine’den özellikle bilgi ve kültürleri ile öne çıkan sahabileri göndermesi ile birer ilim ve kültür merkezi haline geldi. Özellikle Hasan-ı Basrî’nin Basra’da, Ebû Hanife’nin Kufe’deki faaliyetleri bu açıdan kayda degerdir. Bu faaliyetler sahabe döneminde başlamıştı; nitekim Ebu Hanife’nin Kufe’deki faaliyetinin temelini Kufe mescidinde sahabeden Abdullah b. Mes’ud’un başlattığı ders halkası oluşturur. Bu dönemde ‘İslam şehri’ olarak anılan şehirleri Mekke Medine gibi Kutsal şehirler, Basra, Kufe, Fustat, Kayrevan, Kahire gibi yeni kurulan şehirler ve Şam, Semerkant ve Buhara gibi kurulu olarak devralınanlar olmak üzere üç grupta değerlendirmek mümkündür.[7]

Cami merkezli kurulan şehirlerde[8] camiler yukarıda geçtiği gibi, sadece bir ibadet mahalli değil aynı zamanda ilim meclisleri görevi de gördü; yanlarına inşa edilen medreseler ve tekke/hankâhlar ile eğitim, kurumsal bir yapıya kavuştu. Nitekim bir batılı yazarın “Müslüman kentleri, camilerin yanında yer alan medreseleriyle, düşünce zirveleridir”[9] demekten kendini alamadığı görülür. Yazarın anlattığına göre İslam kentinin merkezinde Cuma namazlarının kılındığı bir cami yer alır. Bu cami adeta şehrin kalbi gibidir, her yol oraya çıkar. Anadolu kentlerinde bu camiye ‘ulucami’ ya da ‘camî-i kebîr’ isimleri verilir. Merkezde yer alan bu caminin yakınlarında çarşı (sûk) bulunur. Çarşı, hanlar ve düzenli bir şekilde yerleştirilmiş dükkanlardan oluşur; bitişiğinde veya içinde hem dışardan gelen tüccarlara hem de şehir ahalisine hizmet veren hamamlar yer alır. Zanaatkarlar cami merkez olmak üzere daireler halinde yerleşirler. Camiye en yakın ıtrıyatçılar, buhurcular, sonra kumaş ve örtü satılan dükkanlar; bunları mücevherciler, gıda dükkanları takip eder. En sonda ise dericiler, ayakkabıcılar, demirciler, çömlekçiler ve eğiriciler bulunur.[10]

Bu özelliklerde kurulmuş ve İbn Arabî döneminde hala güzelliğini ve canlılığını yitirmemiş en büyük İslam kentleri, yeni kurulmuş bulunan Bağdat, Samarra, Basra, Kahire, Şam, Tunus, Merakeş ile kurulu olarak müslümanların eline geçip birer İslam kültür merkezlerine dönüşen Şam, Semarkant, Buhara, Merv, Nişabur, Belh, Kurtuba/Cordoba, İşbiliye/Sevilla ve Gırnata/Granada şeklinde sayılabilir.[11]

Cağfer KARADAŞ [*]



[*] Bu yazı için bk. Cağfer Karadaş, Muhyiddin İbn Arabî, İzmir 2008, Kaynak Yayınları, s. 21-27. 

[1] Mehmet Emin Maşalı, Kur’an’ın Metin Yapısı-Mushaf Tarihi ve İmlası, Ankara 2004, s. 48-83, 301-339.

[2] İzmirli İsmail Hakkı, Hadîs Tarihi (nşr. İbrahim Hatiboğlu), İstanbul 2002, s. 62-68.

[3] Fuat Sezgin, İslam Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri, TÜBA, Ankara 2004, s. 24.

[4] Fuat Sezgin, a.g.e., s. 38.

[5] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi (trc. Salih Tuğ), Ankara 2003, I, 767-773; Cahid Baltacı, İslâm Medeniyeti Tarihi, İstanbul 2005, s. 109-118; Ziya Kazıcı, İslam Medeniyet ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1999, s. 295-297; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2004, s. 133-139.

[6] Alive İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam (trc. Salih Şaban), İstanbul 1993, s. 243.

[7] Ünal Kılıç, Şehir Yönetimi ve Valilik, Konya 2004, s. 82; Adem Apak, İslam Siyaset Geleneğinde Amr b. el-As, Ankara 2001, s. 275-277.

[8] Tarihçi Ya’kûbî’nin verdiği bilgiye göre Hz. Ömer’in emri ile Sa’d b. Ebî Vakkas tarafından kurulan şehirdeki kabilelerin yerleşimi mescid esas alınarak yapılmıştır. (Kitâbü’l-Büldân, s. 310.)

[9] Braudel, a.g.e., s. 101.

[10] Braudel, a.g.e., s. 100-101.

[11] İslam şehirleri ile ilgili bk. Ya’kûbî, Kitâbü’l-Büldân, s. 231-373. (Bu eserin Türçe tercümesi, Ya’kubî, Ülkeler Kitabı, trc. Murat Ağarı, İstanbul 2002, Ayışığı Yayınları) 

Copyright. © 2014 Bursa İlim Kültür Ahlak ve Çevre Derneği | Tasarım: akademi grafik
Telefon: 0224 255 13 13 Adres: Demirtaş Paşa Mah. Tuğlalı Sok. No:4 Osmangazi - Bursa E-posta: bikaced@gmail.com